Antakya’nın felaketi ve geleceği

Antakya, bundan dört ay öncesine kadar ülkemizin büyük bir bölümü için geleneksel yemekleriyle, tarihi yapılarıyla, avlulu evleri, Kurtuluş Caddesi, Saray Caddesi, Uzun Çarşı, St. Pierre Kilisesi, Ulu Camii ve Habib-i Neccar Camii, Ortodoks Kilisesi, Sinagog, Meclis binası, Köprübaşı gibi mekanlarıyla ya da Asi Nehri ve Habib-i Neccar Dağı, Harbiye Şelaleleri gibi doğanın sunduğu güzelliklerle hatırlanan bir yerdi. Sonra hepimizin bildiği ve büyük ihtimalle unutmamızın zaman alacağı 6 Şubat Maraş ve 20 Şubat Hatay depremleri meydana geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu deprem Antakya’ya her açıdan ne kadar zarar verebilirse, o kadar zarar verdi.

Tarihi kent ve gelişme alanındaki yapıların tamamına yakınının yıkılması ya da hasar görmesinin yanı sıra, Antakya’nın kültürel arka planı açısından benzersiz sosyal dokusunu oluşturan yerel halkın önemli bir bölümü depremde hayatını kaybetti, yaralandı. Depremde hayatta kalanlar, ailesini, yakınlarını kaybeden, depremden sonra kentten göç eden ya da geçici barınma alanlarında yaşamını sürdürmeye çalışan bir nüfusa dönüştü. 6 Şubat’tan önce doğal, arkeolojik, tarihsel, sosyal, kültürel, ekonomik ve mekansal açıdan ‘çok katmanlı’lığın somut karşılığı bir kent görünümünde olan Antakya’nın çehresi bugün oldukça farklı.

Tarihi Antakya konut dokusunun yanında cami, kilise, sinagogların, anıt eser ve kamu yapılarının tamamı yıkıldı ya da büyük hasar aldı. Moloz döküm sahası ve geçici barınma alanlarının yer seçimi, organizasyonu ve süreç yönetimi, kentin nüfusu, halk sağlığı, doğal alanlar ve tarımsal üretim açısından geri dönüşü pek mümkün görünmeyen sonuçlara yol açtı. Kentin tarihsel açıdan çok katmanlı görünümünü oluşturan farklı dönemlere ait anıt eserler ve sivil mimari örnekleri önemli ölçüde hasar aldı. Ekonomik açıdan temellendiği tarımsal üretim alanları, Uzun Çarşı, Kurtuluş ve Saray caddeleri ile sanayi tesisleri ekonomik açıdan kente herhangi bir katkı sağlayamaz duruma geldi. Eğitim ve sağlık tesislerinin yıkılması, kentin deprem sonrası onarımı sürecinde nüfusun burada kalmaya dair umudunun azalmasına neden oldu. 6 Şubat depremlerinin üzerinden dört ayı aşkın bir zaman geçmişken bugün geldiğimiz aşamada, resmi kurumlar, yerel, ulusal ve uluslararası inisiyatif ve sivil toplum kuruluşları, mimarlık ve planlama girişimleri, Antakya ve Hatay’ın deprem sonrası onarım sürecine kendi sorumluluk alanları açısından farklı biçimlerde katılmaya çalışıyor.

DEPREM RİSKİ MESLEK ODALARI TARAFINDAN SIKLIKLA GÜNDEME GETİRİLDİ

Süreklilik ve kopuşların farklı ölçek ve katmanlarda izlenmesine her zaman olanak sunan bir kent olan Antakya’da, depremle beraber hatırlanan diğer bir süreklilik ise, kentin deprem tarihinde kendini gösterdi. Bugün deprem ve Antakya’ya baktığımızda, tarihi boyunca yaşanan depremlerin kadim bilgisinin yanında, yakın dönemde depremsellik ve Antakya’nın depreme dayanıksızlığı konularının planlama, mimarlık ve mühendislik alanında faaliyet gösteren meslek odaları tarafından sıklıkla gündeme getirildiğini görüyoruz.

DEPREMİN ‘OLMAZSA OLMAZ’ DESTEKÇİSİ: İNSAN

Sanırım 2023 yılında Antakya’yı da kapsayan ve ülkemizin güneydoğusuna karşılık gelen alanda bu denli büyük bir yıkıma neden olan depremi anlamak için, önce bazı kabullere ihtiyacımız var. Depreme dair bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, esasında bir doğa olayı olan ‘deprem’in, bundan dört ay önce -ve daha önce pek çok defa- yaşadığımız ölçekte bir ‘doğal afet’e dönüşmesi için önemli ve ‘olmazsa olmaz’ bir destekçisi var: İnsan. Bu yazıda Antakya’da depremin etkilerini, geçmişten günümüze planlamaya dair durumu ve tüm bu süreçlerde insanın rolünü tartışmaya çalışacağım.

DEPREM, AFET, İNSAN

6 Şubat Maraş depremleri ve 20 Şubat Hatay depremleri, insan ve depremin bir araya gelişini dikkatlice incelemeyi gerektiren farklı kompozisyonlar oluşturdu. AFAD, depremi “tektonik kuvvetlerin veya volkan faaliyetlerinin etkisiyle yer kabuğunun kırılması sonucunda ortaya çıkan enerjinin sismik dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzünü
kuvvetle sarsması” olarak tanımladı. Bu tanıma göre depremi bir doğa olayı olarak kavramakta bir sorun yok gibi görünüyor. Afet “insanlar için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar ortaya çıkaran, insanın normal yaşantısını ve eylemlerini durduracak veya kesintiye uğratacak, imkanların yetersiz kaldığı olaylar”ı ifade ediyor. Mekansal eylemlerinin bazı örneklerini Antakya’daki sonuçları üzerinden inceleyeceğimiz ‘insan’ işte burada devreye giriyor ve bu yazı kapsamında, bir doğa olayı olan depremi, bir afete dönüştüren başlıca unsur olarak ele alınıyor.

Antakya Silahlı Kuvvetler Caddesi’nin 20 Şubat 2023 depreminden sonraki görünümü (Mustafa Özçelik, 2023).

DEPREMDEN ÖNCE

Depreme hazırlık sürecinin deprem sonrası için ne kadar önemli ve hayati bir rolü olduğunu ne yazık ki depremden sonra yeniden anlıyoruz. Planlamanın, yasaların, uzmanlıkların, kentsel mekanın yapılaşmasındaki uygulama aşamasının, yapılaşma sırasında ve onu takiben denetleme mekanizmasının önemini; tüm bu süreçlerde meslek etiği ve ahlakının varlığı ve yokluğunun depremi bir doğal afete nasıl dönüştürdüğünü, olabilecek en kötü sonuçları üzerinden izliyor ve fark ediyoruz. Antakya, yerleşme tarihi en az 2300 yıl öncesine tarihlenen kadim bir kent. Habib-i Neccar Dağı ve Asi Nehri arasında kurulan tarihi Antakya yerleşmesi, 1920’lerde Fransız yönetimi dönemiyle birlikte nehrin batısına, bugün yeni Antakya olarak andığımız Antakya ovasına doğru ilerliyor ve o zamandan bugüne değin ağırlıklı olarak batı ve kuzey yönünde, aynı zamanda da güneyde Harbiye ve doğuda Habib-i Neccar Dağı yönünde bir yayılım gösteriyor.

ANTAKYALILAR TARİH BOYUNCA KENTLERİNİ KADİM YERLEŞME İZLERİNİN ÜZERİNDE İNŞA ETTİ

Tarihi boyunca, 115 yılında 260 bin kişinin ölümüne neden olan depremle benzer büyüklükte gerçekleşen depremlerle defalarca yıkılıp yeniden kurulan Antakya, tüm uzmanların senelerdir uyardığı üzere; deprem riskinin yüksek olduğu bir alanda, dayanıksız zemin üzerine kurulu bir kent. Çok sayıda büyük ve yıkıcı depremin yaşandığı Antakya’da 115 yılı depreminin ardından 526 yılında 7 büyüklüğündeki bir depremde 250 bin kişi hayatını kaybetti. MÖ 148 ve MS 1896 yılları arasında 6-10 büyüklüğünde 89 deprem, 1900-2000 yılları arasında 4-6 büyüklüğünde 100 depremin yaşandığı Antakya’da 1822 yılında ve 1872 yılında gerçekleşen 7 büyüklüğündeki iki deprem, Antakya’nın fiziksel, sosyal, kültürel ve ekonomik dokusunu önemli ölçüde değiştiren depremler olarak anılır. Tarihi Antakya yerleşmesinin kurulu olduğu alan, Mehmet Tekin’in ‘Deprem ve Tarihte Antakya Depremleri’ kitabında etraflıca anlattığı gibi günümüze değin bütün bu büyük depremlerde büyük bir yıkım görürken, Antakyalılar tarih boyunca kentlerini yine bu kadim yerleşme izlerinin üzerinde inşa etti.

DOĞAL ALANLAR İMARA AÇILDI

Yakın tarihteki planlama durumu açısından Antakya’yı anlamak için, Antakya’nın Hatay’ın bütünselliği içindeki merkezi rolünü anlamak gerekiyor. 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne dahil olan Hatay ilinin merkez ilçesi olan Antakya, 2000’li yıllara gelindiğinde merkez ilçe, belde belediyeleri ve köylerden oluşan orta ölçekli bir yerleşme görünümünde. Hatay Büyükşehir Belediyesi kurulunca, belde belediyelerinin daha önce yapmış olduğu, uygulama sürecinde bulunan planlar birleştirilerek, Çevre Düzeni Planı’nı oluşturuyor. Antakya’daki planlama süreçleri kentsel mekana; yüksek yoğunluklu yapılaşma, yetersiz altyapı ve zeytinlikler başta olmak üzere doğal alanların imara açılması şeklinde yansıyor. Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin Meclis Toplantıları’nın en kalabalık gündem konusu plan değişikliklerinden oluşuyor. Bütünsel planlamanın yerine proje ölçeğindeki müdahalelerin çoğalmasına neden olan plan değişiklikleri ise, planlama-uygulama ve her aşamada denetim mekanizmasının bir kenti depreme hazır hale getirmeye dair potansiyeli açısından büyük bir risk oluşturuyor.

HATAY’IN DEPREME HAZIR OLMADIĞINI UZMANLAR AÇIKLAMIŞTI

Depremden önce Antakya’da planlama açısından durum böyleyken, 2010’lardan bugüne kadar olan dönemde kentin depreme hazır hale getirilmesine dair bazı çalışma ve girişimler olduğunu görüyoruz. Örneğin 2011 yılında Antakya Belediyesi, Mimarlar Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Jeoloji Mühendisleri ve Jeofizik Mühendisleri Odası’nın organize ettiği Hatay Deprem Çalıştayı ve sonuçlarının duyurulduğu basın açıklaması, kentte o dönem epey ses getirdi. Bu çalıştayın yapıldığı zamanın Antakya Belediye başkanı, bugünün Hatay Büyükşehir Belediye başkanı iken, o dönemin Mimarlar Odası Hatay Şubesi başkanı, depremden sonra basında “Hatay’da en çok yıkımın yaşandığı konut sitesi” olarak gündeme gelen ve üzerine çok sayıda haber yapılan Rönesans Rezidans’ın müteahhidi olarak karşımıza çıktı. 2021 yılında ise Antakya ve Hatay’da gerçekleşmesi olası bir depremin nelere sebep olabileceğini ve bunların önüne geçilmesi için nasıl tedbirler alınması gerektiğini açıklayan iki önemli rapor yayımlandı. 2021 tarihli Hatay İl Afet ve Risk Azaltma Planı (İRAP), AFAD ve T.C. Hatay Valiliği İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü tarafından hazırlanırken, aynı yıl TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası, Fay Üzerinde Yaşayan İllerimiz – Hatay Raporu’nu hazırlayıp yayımladı. Her iki raporda yer alan 2006 tarihli Hatay Depremsellik ve zemin haritaları, Diri fay hatları haritaları ise, 6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan depremin bu ölçekte bir yıkımı getirmesinin nedenlerini, çok net bir şekilde anlattı. 2021 ve 2022 yıllarında Hatay’ın ve Antakya’nın yapısal açıdan depreme hazır olmadığına dair çok sayıda uzman açıklaması ve gazete haberi yapıldığını görüyoruz. En nihayetinde, depremden üç gün önce deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, Maraş merkezli büyük bir depremin gerçekleşmesinin an meselesini olduğunu açıkladı.

Ne yazık ki, 6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli 7.6 ve 7.7 büyüklüğünde gerçekleşen iki, bazı kaynaklara göre üç deprem, Hatay- Antakya’da yaklaşık olarak 11 şiddetinde hissedildi ve bu şiddette bir etki yaptı. Henüz 6 Şubat depreminin üzerinden iki hafta geçmişken, 20 Şubat’ta bu defa Defne merkezli 6.4 ve Samandağ merkezli 5.8 büyüklüğünde gerçekleşen depremler, Hatay’da yerel halkın deprem sonrası gündelik hayatına geri dönme umudu açısından önemli bir kırılmaya neden oldu. Yazının bu kısmında, Antakya’da depremin bu kadar yıkıcı olmasının nedenlerini farklı mekansal örnekler üzerinden tartışacak, Antakya’nın depremden sonra nasıl bir durumda olduğunu ve bundan sonra sürecin ne şekilde devam edeceğine dair düşünce ve eğilimleri ele alacağım.

AMİK GÖLÜ’NDEN HATAY HAVALİMANI’NA

Antakya’nın kuzeyinde oldukça verimli bir ovayla birlikte önemli bir sulak doğal sistemi oluşturan Amik Gölü’nün 1975 yılında kurutulması ve sürecin devamında yapılanlar, bugün Antakya’nın 6 Şubat depreminden bu kadar büyük bir hasar almasının temel nedenleri arasında gösterildi. Amik Gölü kurutulurken burada oldukça belirleyici bir doğal unsur olan dağ sisteminin üzerindeki vadilerden gelen ince su yolları kanala dönüştürüldü. Amik Gölü ve çevresindeki bataklıkların kurutulmasıyla elde edilen, bir anlamda genişletilen Amik Ovası, ilk aşamada verimli ve büyük bir tarım alanı olarak değerlendirildi.

1975 tarihli Hatay haritası (TBMM Harita Arşivi, 2016) ve 2018 tarihli hava fotoğrafı (Google Earth) üzerinden Hatay ölçeğinde yapılan tespit çizimleri (Tuğçe Tezer, 2019)

Fakat ardından 2007 yılında bu alanda, o dönemde yapılan pek çok teknik itiraza rağmen, Hatay Havalimanı’nın inşa edildiğini görüyoruz. Sonraki yıllarda Hatay’a havayoluyla giden pek çok kişi, sıklıkla yoğun yağış sonucunda Amik Ovası’nın, Hatay Havalimanı’nın çevresindeki tarım ve diğer işlev alanlarının su altında kaldığına, havalimanının içinde su baskınlarına şahit oldu. Havalimanının yer seçiminin doğal ve teknik veriler açısından ne denli yanlış olduğunu ele alan pek çok çalışmadan birinde Emre Özşahin (2010) burada bir havalimanı inşa edilmesinin hem jeolojik açıdan üç fay zonunun (Ölü Deniz Fayı, Karasu Fayı ve Kıbrıs-Antakya Fayı) karşılaştığı noktada olması, hem de ova zemininin daha önce göl, dolayısıyla su karakterinde olmasının bu alanda yapılmış böyle büyük ölçekli bir altyapı yatırımının neden olabileceği riskleri açıkladı.

Amik Gölü’nün kurutulmasıyla elde edilen Amik Ovası’nın 2021 yılındaki durumu, Hatay Havalimanı (Antakya Gazetesi, 2021; Tuğçe Tezer, 2021)

Fakat ne yazık ki bu bilimsel temelli yaklaşım ve uyarılar, uygulama alanında bir karşılık bulmadı ve 6 Şubat 2023’te depremin Hatay’da ilk zarar verdiği alanlardan birinin, Amik Ovası (Amik Gölü) üzerine inşa edilmiş olan Hatay Havalimanı’nın pistleri ve ona ulaşan kara yolu olduğunu gördük. Bu altyapının depremde hasar alması ise, ilerleyen günlerde üzüntüyle izlediğimiz üzere Hatay’a deprem sonrası yardımların gecikmesi ya da ulaşamamasının önemli bir gerekçesini oluşturdu.

ASİ NEHRİ’NDEN SU KANALINA

Antakya’nın fiziksel mekanı tarih boyunca katman katman, bir dağ- ova- su sistemi içinde oluşuyor. Habib-i Neccar Dağı, Antakya Ovası ve Asi Nehri’nin kentin biçimlenmesindeki rolü oldukça önemli. Amik Gölü’nün kurutulduğu süreçte, 1970’lerde su sistemine müdahale edilirken, Asi Nehri de ‘ihmal edilmiyor’. Bu dönemde yapısal müdahalelerle doğal yapısı bozulmaya başlayan nehrin yatağının seviyesi aşağı iniyor ve yerel halkın nehirle doğrudan ve eşit düzeyde kurduğu ilişki, zaman içinde bir uzaktan izleme ilişkisi halini alıyor. Aynı süreçte nehir, yerel basında sıklıkla suyun taşması, su kirliliği, kentteki kötü kokunun müsebbibi olarak gündeme geliyor.

Antakya Ovası (Yeni Antakya), Asi Nehri, Tarihi (Eski) Antakya ve Habib-i Neccar Dağı (Tuğçe Tezer, 2021; Antakya KAİP raporu, 2009).
1898 yılında Antakya (Hatay Büyükşehir Belediyesi Arşivi, 2018; Antakya KAİP raporu, 2009), Asi Nehri’nin 2021 yılındaki durumu (Tuğçe Tezer, 2021).

DOĞAL SİSTEMİN BOZULMASI KENTSEL YAŞAMIN KALİTESİNİ DE ETKİLEDİ

Halbuki Asi Nehri, insanın ‘yapı bozucu’ müdahalesi olmadan önce doğal ve bütünsel sistemin en önemli parçalarından birini oluşturuyordu. Antakya’ya yağmur yağdığında Habib-i Neccar Dağı’nın vadilerinde, kılcal su yollarında toplanıp aşağı doğru dökülen yağmur suyu, tarihi Antakya’nın Roma dönemi izleri taşıyan ‘arık’lı yollarından geçerek Asi Nehri’ne ulaşırdı. Bu sistemin insan müdahalesiyle bozulması hem Asi Nehri’ni hem de Antakya’da yaşayanların kentsel yaşam kalitesini belirgin şekilde ve olumsuz yönde etkiledi. İnsan bu süreçte yalnızca Asi Nehri’nin doğal yatağını beton malzeme kullanarak daraltmakla kalmadı, aynı zamanda kentin su altyapısının bir parçası olan tarihi sokakların büyük bir kısmını 1990’larda beton malzemeyle kaplayarak, buradaki doğal akışa geri dönüşü zor bir müdahale daha yaptı.

ASİ NEHRİ SU KANALINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

1930 yılı ve 2021 yılı harita ve hava fotoğraflarını birlikte incelediğimizde, Asi Nehri’ne insan eliyle yapılan yapısal müdahalenin ölçeğini açık bir şekilde görüyoruz. Bu şemada mavi renkli hat, 2021 yılının ‘nehir’ yatağını gösterirken, açık renkli hat ise Asi Nehri’nin 1930 yılında doğal yatağını gösteriyor. Bu müdahalenin kadim Asi Nehri’ni bir su kanalına dönüştürdüğünü belirtmek, yanlış olmaz. Bu büyük müdahaleler sonucunda, zaman içinde Asi Nehri’nin -aslında zemini su olan fakat yapay malzemeyle doldurulduğu görülen- iki yakası da büyük ölçüde yapılaşmaya açıldı.

6 Şubat 2023 depremlerinden sonra Asi Nehri’nin etrafındaki yapıların yıkım durumuna bakıldığında, burada özellikle son elli yılda yapılmış olan yapısal müdahalelerin neye mal olduğunu tüm açıklığıyla görüyoruz. Bugün geldiğimiz aşamada, Antakya’nın depremden sonra planlanması sürecinin en önemli konularından birini, Asi Nehri’nin etrafındaki yapıların ve Asi Nehri’nin doğal nehir yatağının akıbeti oluşturuyor.

2015 ve 2023 yılında Antakya’nın ortofoto belgeleri (Kenan Kantarcı, 2015, 2023).

KENT FORMU VE DEPREMSELLİK

Antakya’nın tarihinde yerleşmenin yayılım alanı açısından gelişme süreçlerine bakıldığında, yapıların genel olarak 1930’lara kadar Habib-i Neccar Dağı ve Asi Nehri arasında, bugün ‘tarihi Antakya’ dediğimiz bölgede bulunduğunu, yerleşme lekesinin 1930’lardan sonra nehrin batı yakasına doğru sıçradığını ve kent lekesinde özellikle 1960-1995 yılları arasında sanayi yatırımları, iç göç ve apartmanlaşmaya bağlı olarak büyük bir değişim yaşandığını görüyoruz.

Antakya’nın kent formunun değişimi (Tuğçe Tezer, 2021)
Antakya’nın kent formunun değişimi. Zemin mukavemet haritası (Tuğçe Tezer, 2021; Korkmaz, 2006)

Bu mekansal bilgi, Hüseyin Korkmaz’ın (2006) hazırladığı Antakya’nın zemin mukavemet haritasıyla birlikte incelendiğinde ise, Antakya’nın yerleşme lekesinin tamamının depremsellik ve zemin mukavemeti açısından kuzey kesimde ‘en zayıf’, nehrin doğusunda tarihi Antakya bölgesi ile nehrin batısında ‘zayıf’, Antakya Ovası yönünde ise ‘az sağlam zemin’ niteliği taşıdığı görülüyor. Bu durum, planlama bilgisiyle birlikte değerlendirildiğinde, bu alanların yapılaşmaya açılması sürecinde depremsellik konusunun dikkatli bir şekilde ele alınması, ancak depreme dayanıklılık açısından gerekli önlemlerin alınması halinde yapı yapılabilmesi gerekirdi. Fakat 6 Şubat depremlerinde, ne yazık ki buradaki kentleşme ve yapılaşma sürecinin bu şekilde ilerlemediği gerçeği, yaşanan büyük kayıplarla görünür hale geldi.

ÖNEMLİ ÇALIŞMALARDAN BİRİ ORTOFOTO BELGELEMELERİ

Depremden sonra Antakya’daki yıkımın boyutlarını gözler önüne seren en önemli çalışmalardan birini, kentin deprem öncesi ve sonrası durumuna dair ortofoto belgelemeleri oluşturuyor. Cumhuriyet ve Güzelburç mahallelerinin deprem öncesi ve deprem sonrası yıkım durumlarını belgeleyen görseller, kentsel gelişme ve zemin durumu örtüşmesinin depremle beraber yol açtığı sonuçları da açıklıyor.

Cumhuriyet Mahallesi ve Güzelburç Mahallesi, Antakya’nın eski ve yeni ortofoto belgeleri (Kenan Kantarcı, 2015, 2023).

Bu ortofotolarda çatılarını gördüğümüz ve doğal olarak ayakta, sağlam olduğunu düşündüğümüz yapıların büyük bir bölümünün durumu ise, nisan ayında Antakya’da çekilen fotoğraflardaki gibi. Bu durum, Antakya’nın depremden sonra planlanması, onarılması ve yıkılan yapıların yeniden inşa edilmesi sürecinde hangi hataların tekrar yapılmaması gerektiğine dair önemli konuları hem idare hem de uygulama alanına hatırlatıyor.

Antakya’da depremden sonra ayakta kalan yapıların durumu (Tuğçe Tezer, Nisan, 2021).

‘ÖNLENEBİLİR AFET’ GÖZ GÖRE GÖRE GELDİ

Depremden sonra Antakya’yla ilgili yapılan çok sayıda haber ve analizde, 6 Şubat depreminin Antakya’da neden oldukları, ‘önlenebilir bir afet’in göz göre göre geldiği vurgusu dikkat çekti. Depremin en çok etkilediği yerlerden biri olan Hatay’da yıkımın ana nedenleri ise; zayıf zeminler ve diri fay zonları üzerinde gerekli önlemleri almadan yapılaşma, deprem yönetmeliklerine uygun olmayan inşaatlar ve tüm süreçlerdeki denetim eksikliği olarak tespit edildi.

DEPREMDEN SONRA YASAL ZEMİN

6 Şubat 2023’te meydana gelen Maraş merkezli depremlerin ardından 10 Şubat 2023’te 10 ilde ‘Olağanüstü Hal’ ilan edildi. 20 Şubat 2023’te bu defa Hatay’da Defne ve Samandağ merkezli depremler gerçekleşti ve bunu takiben 24 Şubat 2023 tarihinde 126 no’lu kararname ile ‘OHAL kapsamında yerleşme ve yapılaşma koşulları’ belirlendi. Meslek odalarının ve akademinin; doğal alanların imara açılmasına sebep olacağı, şehir planlamanın, yapılaşma süreçlerinin denetleyici unsurlarını büyük ölçüde devreden çıkarması nedeniyle eleştirdiği kararnamenin ardından 5 Nisan 2023 tarihinde 6306 sayılı yasa kapsamında Antakya tarihi kent merkezinde ‘riskli alan’ ilanı gerçekleşti.

Bu sırada, Hatay ilçesi sınırları içinde devlet hastanesi ve şehir hastanesi inşa etmek için acele kamulaştırma kararları alındı. 5 Nisan 2023’te Antakya- Aşağı Ekinci Devlet Hastanesi ile Defne- Bostancık Devlet Hastanesi için acele kamulaştırma kararı alınırken, bu kararları 14 Nisan 2023’te Antakya Gülderen Şehir Hastanesi, Defne- Bostancık Devlet Hastanesi ve İskenderun Devlet Hastanesi için alınan acele kamulaştırma kararları izledi. Bunun yanında Hatay’da 19 Mart 2023 (77 sayfalık parsel listesi ile), 4 Nisan 2023 (41 sayfa), 12 Nisan 2023 (1 sayfa), 24 Nisan 2023 (40 sayfa) tarihlerinde konteyner için çok sayıda parselde geçici el koyma kararları ilan edildi.

DOĞAL ALANLAR VE MOLOZ DÖKÜM SAHALARI

Antakya’daki yapıların yaklaşık olarak yüzde 85’inin yıkıldığı ya da hasar gördüğü depremden sonra kent, büyük ölçüde bir enkaz görünümünde. Enkazın kaldırılması çalışmaları, depremden sonraki süreçte burada farklı biçimlerde kurulan ve çoğunlukla hijyen koşullarının yetersizliği, güvensiz ve niteliksiz yaşam mekanları sunması nedeniyle eleştirilen geçici barınma alanlarında kalmaya başlayan yerel halkın hayatını en çok zorlaştıran diğer bir süreci oluşturdu. Molozun sulama yapılmadan kaldırılması, demir malzemenin hiçbir çevresel tedbir almadan yerinde ayrıştırılması, hafriyat kamyonlarına yüklenen molozun brandayla kapatılmadan ve şehir içinde yüksek hızla taşınması, moloz döküm sahalarının çevresel değerleri ve halk sağlığını gözetmeyen yer seçimleri, bu zorlukların temel nedenlerini oluşturuyor. Depremden sonraki ilk üç ayda ağırlıklı olarak tamamen yıkılmış durumdaki yapıların enkazı kaldırılırken, dördüncü aydan itibaren ağır ve orta hasarlı yapıların yıkımına başlanmasıyla, yerel halkta enkaz kaldırma süreçlerinin oluşturacağı asbest kaynaklı hastalıklar başta olmak üzere büyük endişeler söz konusu.

Narlıca’da moloz döküm sahaları (Demet Parlar, 2023).

KÜLTÜR MİRASININ DEPREM SONRASI DURUMU

Antakya depremden sonra ‘kültür mirası’ üzerine yapılan pek çok tartışma ve haberin odağında. Bunun sebebi, kentin tarihi merkezinde yer alan yapıların tamamına yakınının tescilli ya da tescile önerilen sivil mimarlık örneklerinden; farklı dönemlere ait idari, dini ve kültürel nitelikli anıt eserlerden oluşması. Bu yapıların tamamına yakınının hasar gördüğü depremin ardından çok sayıda araştırma ekibi, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşunun yanında. Kültür ve Turizm Bakanlığı da deprem sonrası kültür mirası çalışmalarının odağında Antakya yer alıyor. 6 Şubat depremlerinden sonra bir bölümü hasar alsa da ayakta kalmış olan yapıların 20 Şubat depreminde büyük ölçüde yıkılmış olması ise, bu iki deprem deneyimi arasındaki süreçte ayakta kalmış olan kültür mirası unsurlarının destekleyici tedbirlerle ele alınmamış olmasını bir eleştiri konusu haline getiriyor. Antakya’nın merkezi sayılan Köprübaşı’nı oluşturan Meclis, Adalı Konağı, Antakya Müzesi, tarihi Belediye Binası, Ulu Cami, Postane binası, Ziraat Bankası’nın yanında Ortodoks Kilisesi, Habib-i Neccar Camii, Affan Kahvesi ve zihinlerimizde Antakya imgesini oluşturan pek çok yapı, ne yazık ki depremde yıkıldı ya da esaslı onarıma ihtiyaç duyacak ölçüde hasar aldı.

Depremi ilk gününden Antakya’nın kent dokusuna verdiği hasarın büyüklüğüyle birlikte ele alırken, kültür mirasına verdiği hasar da mutlaka konunun bir parçası oluyor. Hatta bazı incelemelerde, depremde hasar gören tek yapısal unsurun, Antakya’nın kültürel mirası olduğu yanılgısını oluşturabilecek biçimde ele alışlara rastlıyoruz. Fakat bu aşamada, 6 Şubat ve 20 Şubat depremlerine yalnızca Antakya’nın kültürel mirası merkezinde bakılması, bazı gerçekleri ıskalamaya neden olma riskini oluşturuyor. Bunların ilki, depremin yalnızca Antakya’nın somut kültürel mirasını değil, Antakya’nın merkez ilçesi olduğu Hatay ilini ve Hatay dahil olmak üzere deprem bölgesinde yer alan on bir ili kentsel ve kırsal alanlarıyla etkilemiş olduğu gerçeğidir. İkincisi ise, Antakya’da depremle birlikte zarar görmüş olan kültür mirasının yalnızca fiziksel yapı unsurlarını değil, onunla beraber ve belki çok daha önemlisi, somut olmayan kültürel mirasını da kapsadığı gerçeğidir. Antakya’nın depremden sonra onarılması sürecinde kültür mirası ele alınırken esas mesele, öncelikle onarılması ve Antakya’da muhafaza edilmesi gerekli olan, Antakya’nın ruhunu oluşturan sosyokültürel dokunun buradaki devamının sağlanması olmalıdır.

SOSYAL DOKUNUN DEVAMLILIĞININ SAĞLANMASI TEMEL BİLEŞEN OLMALI

Zira Antakya’nın bugün depremden sonra dünyada ve Türkiye’de üzerine en çok konuşulan yerlerden biri olması, depremden önce yerel halkın Antakya hafızasıyla karşılaştırıldığında bazı açılardan bozulmuş olsa dahi tarihle bugünü bağlayan özgün nitelikli kentsel dokusunun yanında, bu dokuyu yüzyıllar içinde oluşturmuş ve sosyokültürel çeşitliliği alışılmadık bir denge durumuyla kentin havasına dahil etmeyi başarmış yerel halkının eşsiz varlığıdır. Dolayısıyla depremden sonra Antakya’yı onarmak konusunda önceliğin yapılara verilmesinin teknik açıdan anlaşılır yanları olsa da mevcut (deprem öncesi) sosyal dokunun devamlılığının sağlanması da bu onarım ve iyileşme sürecinin temel bir bileşeni olmalıdır. Depremden sonra nitelikli geçici barınma alanlarının yeterli düzeyde sağlanmaması nedeniyle başka kentlere göç eden Antakyalıların, kentte ayakta kalan yapıların duvarlarına yazdığı cümlelerden birkaç örneği, yerel halkının Antakya’yı iyileştirmeye dair iradesini hatırlamak için buraya iliştirmek isterim:

“Geri döneceğiz Antakya!”
“Döneceğiz mutlaka sabret!”
“Gitmedik ki geri dönelim Hatay!”

Deprem bölgesinde yaşayanların depremden önceki hayatına dönebilmesi sürecinde, yalnızca bu toplumun bir parçası olduğumuz için her birimize düşen bazı sorumluluklar olduğuna inanıyorum. Bu süreçte şehir planlamanın da içinde olduğu bazı meslek gruplarına ise daha büyük bir sorumluluk düşüyor. Şehir planlama, Antakya dahil olmak üzere Türkiye’nin deprem bölgesinde yer alan ve büyük bir yıkım yaşamış kentlerinin dirençli, doğayla uyumlu, dayanıklı kentsel mekanlar oluşturacak şekilde onarılmasında, kentlerin tarihsel ve kültürel izlerinin gelecek nesillere aktarılmak üzere korunmasında ve en önemlisi, bu sürecin tamamının yerel halkın bilgisi ve katılımıyla gerçekleştirilmesinde önemli bir rol üstlenebilir.

SON SÖZ: DOĞA, KENT, DEPREM VE İNSANIN FAİLLİĞİ ÜZERİNE

Doğa, “kendiliğinden var olan ve insan etkinliğinin dışında kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren, canlı ve cansız nesnelerden oluşan varlığın tümü”nü ifade ediyor. İnsan ise kendisini, “toplum halinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” olarak tanımlıyor. Buradaki iki kavramı insanın değil de doğanın tanımladığını düşünelim. Öncelikle doğanın yapacağı tanımlarda insanın pek olumlu özelliklerle anılmasına ihtimal vermediğimi söylemeliyim. Şüphesiz doğanın bunun için bazı geçerli nedenleri var. Özünde doğanın bir parçası olan insanın zaman içinde önce kendisini doğadan koparması, sonra doğayı bir hammadde olarak kavraması ve doğanın giderek insan için bir tüketim alanına dönüşmesi olarak özetleyebileceğimiz bu karşılıklı fakat dengeden yoksun ilişki biçimi; insanı, bugün dünyada yaşadığımız pek çok krizin sorumlusu haline getiriyor.

İnsan tarih sahnesinde kendisini; gölgesinde dinlendiği zeytin ağacının üzerine beton döküp bina inşa ederken, suyunda serinlediği nehri betonla doldurup üzerine bina inşa ederken, iklimin dengesini sağlayan gölü kurutup elde ettiği tarım alanlarının üstüne beton döküp üzerine havalimanı inşa ederken, doğal su sistemiyle uyumlu sokak dokusunu ‘yürüyüş konforu’
için betonla doldururken, kentin içinden geçen kadim nehri ev ve sanayi atıklarıyla kirletip, sonra çevre sorunları için nehri suçlarken buluyor. Ardından 2023 yılının şubat ayında tarihte hep bölgedeki bütün kentleri yıktığı bilgisiyle birlikte anlatılan ölçeğe benzer büyüklükte depremler gerçekleşiyor. Depremlerle beraber Antakya’nın tamamına yakını yıkılıyor ya da büyük bir hasar alıyor. Kurutulan gölün üzerine yapılan inşaatlar depremin Antakya’daki şiddetini artırırken, nehir yatağının iki kenarında, başka bir deyişle nehrin doğal yatağının sınırları içinde inşa edilen yapıların tümü yıkılıyor, zeytinliklerin üzerine yapılan çok katlı yapıların tamamı yıkılarak büyük can kayıplarına neden oluyor. Bu defa insan yine, yerleşik alışkanlığıyla, bir doğa olayı olan depremi suçluyor. Burada yine sözün doğada olduğunu düşünelim. Acaba doğa, 6 Şubat ve 20 Şubat depremlerini, bu depremlerin Antakya’ya, kente, kıra ve insanlara neden bu kadar zarar verdiğini nasıl anlatırdı? Bu sırada insan, doğaya kulak vermek şöyle dursun, yapmaya alışık olduğu faaliyetleri sürdürüyor. Depremde yıkılan yapıların enkazını, etrafta depremin açtığı yaraları sarmakla meşgul olan insanların sağlığını gözetmeden, hiçbir önlem almadan kaldırıyor ve toplayıp hızla kentten çıkardığı molozları, zeytinliklerin yanına, tarım alanlarına, doğal sahillere, kuş cennetine döküyor. Bütün bu süreçlerde ‘insan’ hem eylemlerin faili hem de doğrudan etkileneni olduğu halde, bu anlaşılmaz döngü, doğal döngünün çağrılarına inat, böylece sürüp gidiyor.

Korkarım ki geldiğimiz aşamada, istikrarlı şekilde kulaklarımızı sözlerine tıkadığımız doğa bizimle konuşmaktan vazgeçmiş durumda. Bu vazgeçişin zararının kime dokunacağını, pek de uzun olmayan bir zaman içinde göreceğimizi sanıyorum. Doğayla ilişkimizde ‘doğaya rağmen’ atacağımız her adımın er ya da geç ve giderek önlenemez sonuçlarıyla hayatımızı zorlaştırdığı gerçeği bu kadar açık kanıtlarla ortadayken, insanın bu konudaki inadını yalnızca faydacılık, çağın gereği, kazanma isteğiyle açıklamak çok mümkün görünmüyor. Benzer şekilde, insanın doğa ile ilişkisini onarmadan, doğanın bunca zamandır herhangi bir iyiliğini görmediği ‘insan’la barışmasını sağlamadan atacağı adımların toplamda iyi sonuçlar getirmesi de öyle. O nedenle umudum o ki, insan öncelikle tüm bu olup bitenlerde kendi failliğini görsün, anlasın, kabul etsin ve yaptıklarının sorumluluğunu üstlensin. Ardından şimdiye kadar doğayla ilişki kurarken yaptığı hataları anlamaya çalışsın, bunlardan sonuçlar çıkarsın ve nasıl tekrar yapmayacağına dair yöntemleri bilimin desteğiyle geliştirsin. Bugün geldiğimiz aşamada, tamamen anlaşılması ve unutulması imkansız görünen bu büyük kaybın ardından, ‘gidenler’e borcumuzu ödemenin, iyileşmenin, ‘kalanlar’ı, ‘geri dönecekler’i ve Antakya’yı iyileştirmenin –ya da en azından bunu denemenin– ancak bu şekilde mümkün olacağına inanıyorum. Geri döneceğiz Antakya.

*Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dr. Öğr. Üyesi.
**Yazının başlığı, Emre Can Dağlıoğlu’nun moderatörlüğünde 31 Mart 2023 tarihinde Tuğçe Tezer ve Bahadır Özgür’ün katılımıyla İstos ve Nehna tarafından gerçekleştirilen ‘Antakya’nın Felaketi ve Geleceği’ başlıklı seminerden ödünç alınmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir