Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz

Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz Posted on 13 Haziran 2026 13 Haziran 2026 by Yusuf Arslan “Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” Bu cümle ile henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken karşılaşmıştım. Nörolog Oliver Sacks’ın olgu öykülerinden oluşan “Karısını Şapka Sanan Adam” kitabının satırları arasından bana göz kırpmıştı. Aradan geçen 30 yılın tortusuna rağmen bu cümle halen zihnimde ışığı evrenin derinliklerinden dünyamıza yeni ulaşmış bir yıldızın heyecanı ile parlıyor. Geçmişi bugüne bağlayan üç kelimelik bu şiirsel cümlenin ortaya çıkmasında kitabın yazarı Oliver Sacks’ın mı, çevirmeni Çiğdem Çalkılıç’ın mı, yoksa editörü Birhan Keskin’in mi katkısı daha fazladır bilmiyorum. Ancak bu cümle, bireysel olanı toplumsal olana raptederek tarihin geçmiş sayfalarından gelecek sayfalarına doğru akmayı sürdürüyor. “Hepimiz geçmişimizin sürgünleriyiz.” cümlesi, Fransız şair Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum.” dizesini yankılar. Bousquet henüz 21 yaşındayken, I. Dünya Savaşı’nın son günlerinde, Fransa’nın kuzeyindeki Aisne hattında omurgasına saplanan bir kurşunla yaralanır. Öncesini bilemem ama bu yara şairin sonrasını onulmaz bir şekilde değiştirir ve şair yaşamının geri kalan 32 yılını bir yatağın sürgününde geçirir. Tek yoldaşı kitaplardır ve “bu dize” o yataktan çıkıp zihinlerimize konuk olur hem de gitmemecesine.  Joe Bousquet’in “Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum” dizesi, 17 Temmuz 2007’de Birikim dergisinde Ulus Baker’in satırlarına da başlık olur. Kıbrıs’ta yaşayan bir ailenin çocuğu olan Baker, benim için hâlâ muamma olan bir nedenle, Leningrad’da doğmuştur. Psikiyatr bir baba ile şair bir annenin oğlu olan Baker, çocukluğunu ve ilk gençliğini Kıbrıs’ta geçirir.  Akademisyen olduktan sonra da hiçbir acelesi olmadan, her harfin hakkını vererek anlattığı dersler onun diline sinmişti. Kendine has kazakları, çamaşır ipiyle bağladığı pantolonu ve bir camı eksik gözlüğüyle ana akım akademisyen kimliğinin çok ötesinde bir figürdü. Elinden düşürmediği Samsun 216 sigarası ve votkası da bu portreyi tamamlıyordu. Yönetmenlerden Dziga Vertov’u, filozoflardan Baruch Spinoza’yı tek geçerdi. Hatta Spinoza o kadar “aileden”di ki Baker, ikiz siyam kedilerine Psinoza adını vermişti.  Sosyolojiden felsefeye, sinemadan edebiyata, müzikten siyasete çok geniş bir yelpazede kafa yormuş, yazmış, anlatmış bir insanın üretimleri üzerine ciltler dolusu yazılabilir. Peki ya anlatmadıkları ya da anlatamadıkları üzerine de bir şeyler söylenebilir mi?  Ulus Baker “Felsefi Suskunluk” makalesinde “Susmanın tuhaf bir diyalektiği var: mesela ben ‘geçmiş’ konusunda hep susmayı yeğlerim… O yüzden cv’mi bile yazmakta zorluk çekerim…” diyordu. Tanıl Bora, Ulus Baker’in 10. ölüm yıldönümünde yayınlanan “Ulus, Her Neredeysen…” başlıklı yazısında şöyle diyordu: “En yakınındakiler için de efsane değil miydi biraz? Ulus’un aslında kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kim bilirdi, kim biliyor tam olarak? Sırlı biriydi Ulus. O esnadaki durumunun tam ne olduğuna dair rutin müphemliklerin berisinde, geçmişine dair, en yakınındakilere bile tastamam malûm olmayan muammaların brandası geriliydi. Bu-dünyada-olmamaklığının berisinde, o muammalar vardı muhakkak. Ama işte; oralar, herkese yasaktı.” Peki, oralar neden herkese yasaktı? Bousquet’in dizesinden devraldığı yaraları zihninin ahraz kıvrımlarında hapsetmiş olabilir miydi? Olabilir elbet. Ancak zihnin ahraz kıvrımlarında gizlenen her es er ya da geç dilin ezgisinde duyulur olacaktır. Nitekim Ulus Baker’in ahraz yaraları bazen yazdığı satırların arasına bir mülteci gibi sızarak görünür olmuştur. Bahsettiğim mülteci satırlar şiir desem hatırının kalacağı, nesir desem gönül koyacağı “Kumgüzeli”nde yer almıştır. Ben en iyisi neşiir diyerek arayı bulayım.  “Kumgüzeli”; “En elde edilmemiş şiirdin sen.” cümlesi ile daha ilk satırda insanın boğazına çöreklenen düğümü çö

Author: Ayşe Koç